29.12.2008

149




Fotoğraflarla oyalanıyorum, eski fotoğraflarıma bakıyorum, o kadar çok fotoğraf çekmişim ki, gözümden kaçanlara şaşırıyorum. Bana birileri güzel bir şeyler anlatsın istiyorum, içinde ben olmayayım, bildiğim, gördüğüm, hissettiğim hiçbir şey olmasın, ama güzel bir şeyler olsun. Saatlerce dinleyeyim. Negzelmiş diyeyim. Gülümseyeyim.

148




söyleyeceklerim birikiyor, yazacaklarım birikiyor, dinleyeceklerim birikiyor, göreceklerim birikiyor, hayat çoğalıyor, insanlar kalabalıklaşıyor, ben azalıyorum.


28.12.2008

27.12.2008

146



Yorgun, hayalperest, öfkeli, durgun, küskün, mucizevi, olağan, sabırsız, alışık ve darmadağınım bugün. Gözlerim benim değilmiş gibi, görmek istemeyeceğim ne varsa görüyormuşum gibi, beynim bunu meşrulaştırıyormuş gibi, alışıyormuşum gibi, alışmak en iyi yaptığım şeymiş gibi...



Sonra kolum kaşınıyor, kaşımıyorum. Yanıyor, derisini soyarcasına kaşımaktan zevk alıyorum. Sonra ne yaptığımı düşünürken, kaşınmam geçiyor, şimdi kolum acıyor. En azından artık kaşınmıyor.

25.12.2008

145


İçim, dışım, usum, ruhum Jeff Buckley oldu. Şimdi de sırasını Rachael Yamagata ablamıza bıraktı ve dinlenmeye geçti.



Boğulurken neler hissetti acaba, ne tuhaf, bazen hiç öyle güzel insanların öleceğini düşünemiyorum. Hepsi erkenden ölüyor, benim kardeşim de çok güzeldi ve erkenden öldü. Belki de en güzeli onun yaptığıydı, saçma sapan şeylerle uğraşmadan, çekip gittiler işte. Bazen ölmeyi çok istiyorum, ailemden bir başkasının daha ölmesini görmeden, çekip, gitmek istiyorum.



Oysa ben Yenal hep varmış ama okulundaymış gibi de davranabiliyorum. Oysa bazen bunu yapamıyorum, bazen onun yokluğu kafama balyoz gibi iniyor. Nereye saldıracağımı bilemiyorum. Bencil isteklerime, onu bir daha göremeyecek olmama, sarılamayacağıma, kavga edemeyeceğime ağlıyorum. Ben, o yokken, hep kendime ağlıyorum. Onunla yapamayacaklarıma ağlıyorum.



Sesi yahut kokusu geliyor burnuma, dayanılmaz oluyor, içimdeki özlemi, koyacak yerler bulamıyorum. Çoğaldıkça, çoğalıyor. Arttıkça, artıyor. Ve her seferinde parlayan gözlerinde takılı kalıyorum. Her yerden bana bakıyor gibi geliyor, kefene sarılı hali gözüme geliyor, o kadar yakışıklıydı ki, bu kadar güzel bir insan neden ölür ki demiştim. Bu kadar çok kötü olması bu yüzden, iyiler hep bir şekilde gidiyor.

144


Sabah,
erken kalktım.

Gece,
geç yattım.

Artık fikirler yürütmüyorum. insanlara dair ruhumda hiçbir şey yok. yeni bir şeyler de yok. bahşedilen sınırlarımızda, lanet hayatlarımızı teker, teker sürdürüyoruz. sınırlarım dahilinden çıkmıyorum. sabah yine midem çok bulandı. midem düzelmedi. aklım karmakarışık. cevap vermeyeceksen verme de, bu genel geçer insanların hak ettiği davranışlar bütününe beni sokma.
gerisi mühim değil. lakin böyleyse de senin için böyledir. cidden yorgunum. uğraşacak halim yok.


bazı insanlara karşı tuhaf coşkular besliyorum. beslediğim coşkularımı teker, teker kusuyorum. bu hiç hoşuma gitmiyor bilog. dişlerimde ketenimsi, kekremsi tuhaf bir tat oluyor. bütün gün karnımdaki boşluk geçmiyor. ben kendimden geçiyorum. üzülüyorum. hissettirdikleri için, beni suçluyor, bir de hissettiklerim adına vicdanı ızdırap çekip, bunun yükünü de taşıyabilecek kapasiteyi çoktan aştım ben. kapasitemiz ölü bedenlerle sınırlı, diri bedenler lütfen tek sıra yandaki hanfendiyi parçalayınız, ben nasılsa parçalandıktan sonra onu da sarar, sarmalarım.

Mecaz ı mürselim ile teşbih i beliğim olmasa ne yaparım nan ben bu hayatta.

Kal sağlıcakla bilogum, biliyorum ihmaller yaşıyoruz. bende ihmal ediliyorum,; hayat bu kendime yeterli özeni gösteremezken, benden bu tarz insani yardımlar beklemen tuhafıma gidiyor. Uçaktan insani yardım atacağım. Sonra da kendimi, belki gözlerinin orta yerine düşerim de, sonrası şanlı tarihimize kazınan bir kaç bencil duygu olur.



Geleceğim bebeğim, bekletmeyeceğim seni. Zira bugün biz, Ziyalan yazmaya pek hevesliyiz.
Hevesimi kaçırmadan, hadi işine dön.

*o*









23.12.2008

143


Çok yorgunum, yapacaklarım yığınla masama birikmiş, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Yetişememekten yakınıyorum, azılı bir Oblomov olup, sayfalarca yataktan çıkmak istemiyorum, hiç uyumasam, sürekli okusam, işler kendiliğinden bitiverse, sonra birden hayat puff dese ve bitse, boşuna çırpındığım için, tabutuma bir madalya iliştirirler mi bilogum?


Sonra Sonbahar filmine git mutlaka okuyucu, git de gör, nasıl film çekilirmiş, nasıl haz alınırmış, izlerken o taş yüreğine nasıl otururmuş. Sonrası yok işte...


Hayal kırıklığı yaşamadım değil, anlayamadım belki de, fazla üzerine gitmemek gerek, çok şey beklememek gerek, birilerine anlamlar yüklememek gerek, geçmişlerini bir şekilde yanlarında taşıyan insanlar, acılarıyla, yaşayamadıklarıyla, pişmanlıklarıyla, unutamadıkları sevgilileriyle bir şekilde mutlular, onları yanlarında taşımak, bazılarımız için haz olabilir. Beni yoruyor sadece.
O kadar tuhafım ki, unutmak istediğimde, hiçbir şekilde geriye dönmüyor ya da acılarımı çoğaltmıyorum. Bittiyse, bitmiştir; bitene kadar sadece debelenmem sanırım, bittikten sonra hiçbir önem arz etmiyor, anıları değil de sanırım yaşanılanların tecrübesi, korkularımı perçinliyor sadece.



Çok farklı bir şeyler beklemiş olabilirim;
doğru,
sanki hiç bunları beklememiş gibi,
yeniden ertesi sabaha uyanışımı seviyorum.



Sonuçta mühim değildi, hiç hemde...


Deniz; halen daha huzur verebiliyordu, tansık denilen, buydu işte...
Kim, başka başka mucizeler bekliyordu ki daha?

17.12.2008

142






Eskisinden daha genç olduğumu düşünmüyor değilim; belki de eskisinden daha mucizevi hayatlar sürüklüyorum. Yahut anlamaya çalıştığım tutulmuş ruhumun yoksunluğundan, olmadık yerlerde, olmadık şeyler açmasından başıma; ruhumla, bedenim arasında tutulma yaşayabildiğimden, insanların bana olan tutumları sürekli temkinli.



Esasen çoğu kimseye göstermediğim bir anlayışla sürdürüyorum aralarında varlığımı; yoksa tahammül edemiyorum çoğuna, çoğunu görmeye, çoğuyla tokalaşmak zorunda olmaya, çoğunun salak konuşmalarına, anlamsız hayatlarındaki çıkmazlarına, yüzeysel travmalarına, vs…tahammülsüzüm.







16.12.2008

141










Bildiğin gibi; hep iş, hep iş; yinelenen kelimelerin, altı kırmızı çizgisi gibi; hep iş… Gerçi bugünlerde, bazı şeyleri nasıl abartabildiğimi, esasen üzerinde düşünülünce, gereksiz bile olduğunu, en güzelinin bu olduğunu, arınabildiğimi, istediğimde her şeyin geçebileceğini lakin istememe bağlı olduğunu, gerçekten istediğimi, bu şekilde öneminin değil de, gerçekten olması gerekenin bedenime tam oturduğunu, düşlemeyi bırakabildiğimi, okumaya, kitaplara, satırlara kapılarımı, pencerelerimi hatta kollarımı bile açabileceğimi, kendimi her geçen gün daha da sevdiğimi, artık buradan gitme fikrimin iyice pratik hayatıma döküldüğünü, kaçma hissinin bana ne kadar iyi geldiğini, daha bir sürü bir sürü …



Ohh. Hafifim. Birinci tekilim ve okuyabileceğim daha binlerce kitap var. Çok şanslı bir yüz yıldayız, bilog. Hangi yüz yıl olursa olsun, benim içinde olduğum tüm yüz yıllar kendilerini çoktan şanslı ilan etmişlerdir. Şimdiyse kaç yüz yıl yaşadığımı, hatırlayamayacak kadar yorgunum. Şaka.



Bilogum bak bu mühim; bunu bugün haykırmak istedim. Salak ve yetersiz insanların, kendi hayatlarını kurtarmak adına, başka hayatlara gebe kalmak için fırsat kollamalarına ve bunu marifetmiş gibi anlatmalarına, uyuz oluyorum. Bana anlatma işte sefil hayatını, hiçbir bok olamamışsın işte, neden bunu kabul edip, oturmuyorsun, o bahsettiklerin seni ne yapsın? A salak! İnsanların birikimlerine tutunup, sen ne katabileceksin; ne verdin ki, o insandan ne bekliyorsun? Seni çekip, o hiç içinde olmak istemediğin durumdan kurtarıp, yedi kat yukarı mı çıkaracak?



Yine sinirlenmişim, neyse.



Hep birileri var, hep birileri, birilerinin istediği gibi olmak zorunda, eğilmek zorunda, bükülmek zorunda, çalışmak zorunda, köleleşmek zorunda, hep birileri doğar, büyür, eğilir, ezilir, yutulur ve un ufak olur. Hep birileri hayata bunun için gelir, küçük, küçük adamlar, bir araya gelip, diğer küçük adamları yakalar ve sistemlerine dahil eder. Küçük adam avcılığı böyle başlar. Obama amcamızın da, babasının kabilesi, kendi halkından insanları yakalayıp, yakalayıp beyaz adama teslim etmiş, her gördüğün zenciyi Kunta Kinte sanmamak gerek; zira bir köşede; Muntadar al-Zeidi bir insanın verebileceği en güzel tepkiyi vermiş ve itin kafasına ayakkabısını fırlatmıştır. İşte yüzyılın olayı asıl budur.







14.12.2008

140





Bütün gece ne yaptığımı düşünüyorum, bütün gece odamla uğraştım. O kadar anlamsız şeyler yaptım ki; kitaplığa girince, uzunca bir zaman oradan çıkamayacağımı bildiğim halde; bunu bilinçli bir tercihe dönüştürüp, saatlerce oyalandım, sabaha kadar da Sylvia’nın güncelerini okudum.




Annem uyandırdı, güzel bir kahvaltı ettik, zaten iştahım maşallah yerinde, kendisinden hiç taviz vermeyecek bir şekilde, Pazar sabahına yaraşır, mutlu bir kahvaltı ettik. “Şu turunç kabuğu reçeli miydi kuzucum, harika bir şeysin anne; sana daha önce bunu söylemiş miydim”




Bizimkisi yine açmış tartışma programını, ülkede yapılacak olan seçimlerin şaibesinden tutunda, millileştiremediğimiz haberleşme ve iletişim ağları komplolarına kadar pek çok şey konuşup, tartışıyorlar. O kadar anlamsız ki tartışsan ne olur salak efendiler, tartıştın da, ne oldu bunca zaman, patronunun arası hükümetle bozulunca, tartışırsın; sonra da saçma sapan ah eder vah ederiz. Bizim milletimize her şey müstahak, bu kadar beceriksiz ve aynı zamanda küçük uyanıklıklarla ceplerini dolduran başka bir hükümet yaşadık mı? Mutlaka yaşamışızdır da, bunlar aptallıklarından o kadar su üzerinde yapıyorlar ki artık, gözümüzde; çalmayı , çırpmayı bile meşrulaştırdılar. Bizler de koyun; anasını satayım yahu, zaten bu millet kendini satmış, ak partinin kara tarihine gömülmüş, yok kömür veriyormuş, yok alış veriş bileti dağıtıyormuş, yok bilmem neymiş, ulan! Kömür dağıtacağına, insanını rahat koşullarda evinde kendi kazancıyla ısınabileceği bir feraha ulaştırsana! Öbür salak partide çarşafa dolanmış, dolansın! Müstahak ülkenin sözde solcularına! Neyse ya! Bu ülkede insan ya da birey olmak çok zor. Bireyselleşemediğin sürece de diğerlerinden farkın kalmıyor.




Sonra düşünüyorum; düşündükçe yabancılaşıyorum yahut uzaklaşıyorum. Aynı kelimeyi art arda tekrarladığında yabancılaştığın hatta komikleştirdiğim gibi. Anlamı yitiyor, manasızlaşıyor nazarımda. Sonra ufak şeylerden bahsediyorum misal, böylelikle genelden kopuyor gibi oluyorum, ufak şeyler hayatıma daha büyük anlamlar katıyor. Küçücük şeyler… Misal; papatya, sabah kahvaltısı, demin buharı, gülücük… Ne güzel şeyler nan bunlar işte, diyorum.




Puf.





13.12.2008

139





Neler olduğuyla ilgili fikrim olmuyor genelde, çok düşünmek istemememden bir de insanların yaptıklarına çok fazla kafa yormamak gerek. Kendimle ilgili ne varsa yeterince önemsizmiş gibi davranıp, içten içe diş biliyorum. Tuhaf olanı ise her geçen gün daha da her şeyden uzaklaştığımı hissediyorum. Bazen konuşmaya bile dermanım olmuyor, kitap okumaya harcadığım zamandan çalamam kimse için; bu likör çokzel içiliyor bilog, tatlı ve keskin; sevdik.



Sessizliğimi bozan pek çok şey var, bu bilgisayar önce, her yer sessizken ne kadar çok ses çıkarıyormuş, yeni fark ediyorum. Filmleri sessiz izlemek kadar keyiflisi yok, özelikle Kusturica filmlerini sessiz izlemek çok keyifli oluyor, zaten genelde diyaloglar işe yaramaz, uydurmak daha keyifli; Arizona yı es geçiyoruz burada. Sessizliğe boğuluyoruz, Ziya yüzme bilmediğinden çoktan ölmüştür diye onunla ilgilenmiyoruz, birkaç koala topluyoruz sessizlikten, birkaç da asua sonra sessizce dağılıyoruz. İnsan sessizken ne çok şey geliyor aklına, çok sessiz kalmamak lazım, Lale Müldür ü sevdiği bile aklıma geldi, sonra ne kadar temkinli olduğu, nasıl önemsediği, nasıl itina gösterdiği, esasen ne kadar kolay olduğumuz, daha neler, neler geldi aklıma, sonra sessizliğimi kendim bozdum, kendi sesimi duymaya yabancı olmak gibi, sonra çok istedim; ne de olsa bir gün gelecek dedim, çok fazla düşünmedim, sonra ne istediğimi düşündüm, hiçbir şey bulamadım; ne istiyordum ki ben, istemeye korktuğumun farkındayım da bu kadar istekli görünüp de hiçbir şey istemiyor oluşum tuhaf lakin değil; yanılmak istemeyişimden belki de, belki “ve böylesi bir gerçekliği anlatmak, dile getirmek isteyebileceğim biri olduğunu da düşünmedim değil” bende düşündüm, ki çok düşündüğümden bazen, hiçbir şey düşünmemiş gibi oluyorum. Bazen anlayamadığım çok şey oluyor, sonra anlamak istemiyorum, zaten hep oluyor, ve çok akıllı adamlar çıkıp, konuşuyorlar, Yunanistan’dan Avrupa’ya anarşizm mi yayılıyor, o kadın anlatıyor, kadın çok biliyor, bu insanlar ne kadar çok konuşuyor, eskiden TRT negzel hep Türkçe sesli hafif müzik programı yapardı, bu kadar çok salak konuşan insan yoktu demek o zaman,herkes bir masa başında, neyi paylaşamıyorlarsa, dünyada bir şeyler oluyor işte, bu sistem çöküyor bu kadar basit, sistem kurucular telaşta, sistem kalmadı hahaha. Sonra bu sakallı amcamlar, çıkıyor anlatıyor da anlatıyor, gözlük takan sarışın teyzelerde diyorlar da diyorlar a.q. hepinizin. Siz sussanız, dünya daha yaşanılası olabilir belki, bi gitseniz cennet.




Şu lest efeme uyuz oluyorum kardeşim; bütün ruhsal psikolojik durumumun musiki yansımasını istatistiksel veriyor. Jeff ağabeyimiz, Yasemin ablamızı geçmiş, lakin çok yakışacaklarını düşünüyorum, bi hafta yasemin öndeyken diğer haftalar jeff ağabeyimiz, başımızın tacı, güzel insan, güzel insanlar boğulup mu ölür, ben boğulup ölsem hiç güzel olmam, tabi ki bu diriyken ki güzelliğime engel olmaz lakin, neyse salak salak şeyler geliyor aklıma. Bak kaç zaman oldu, anlamazdın, anlamazdın diyor Ayla Dikmen; lan içli okuyor be ya.




Kendinden başka inanacağın bir şey olmadığından, en güzelini yapmışsın hep kendine inan e mi? Kuru inciri ufacık doğruyorsun, kırmızı şarapta bir gün beklettikten sonra yoğurtlayıp yiyorsun, deyişik oluyor.





Şimdi uzansam dizlerine, uyumadan önce tek duyduğum senin sesin olsa, ne olduğunu önemsemeden, güzel bir şeyler olduğunu bilmenin huzuruyla uyuyakalsam, uyandığımda sen olsan yine, hiç şaşırmazdım. Sanırım.



“Ve bir hüznün yankısıysa eğer şiir

sana yaklaştıkça şiire yaklaşıyorum demektir”




Bugün seni düşünmek; sürekliliğim gibi; gerisi hep boş işlerden, hep bilinemezliklerin, netsizliğin garip sanrılarından, en olağanıysa içimde meşrulaşan senin yatacağı yeri hazırlıyor olmamdan, tertemiz kokan nevresimlerin kışa daha çok yakışmasından, bazen de sadece öyle olması gerektiği en kolay tarafından sıyrılmak…




Uyumak istiyorum.



Ve sırasıyla

Önce

Günün çorbası




Böyle bir zamandan gelmiyorum, dost da değilim, vururum valla kafanıza, kafanıza.





Seninle nasıl mektuplaşmak istiyorum. Bunu konuşalım. Öptüm. İyi geceler.

12.12.2008

138


inanmazsın, şu an Alişan dinliyorum; o iğrenç saçlarının ense kökünde neden o kadar tuhaf durduğunu hala anlayamadım, üstelik o salak haline Japon kıyafetini andıran şeyler giyip, yakışıklıyım bakışlarıyla beni kendimden geçirip, gazoz alır mıısn duruşuyla yan poposundan koltuğa yapışıp, oynayan kızları süzerken, ellerini iki yana açıp, şarkı söylüyor; ne becerikli artizlerimiz var.

Kendisini; sabah, akşam aç karına Old Boy izleme cezasına çarptırıyoruz.


"Parmak uçlarım tanımak istiyor seni
dokunmak istiyor çocuklar gibi"
dım dım
dıdım

Saçlarımı çok güzel ördüm, ortadan ikiye ayırıp geriye doğru, dışa dönük balık sırtı; incir rakısı nasıl bir şeydir yahu? Merak ettim bak, bi şarkıda geçiyor da, şimdi bu paragrafta yeri yok esasen; işte aşk dedikleri; bık bık bık... İhihihi.


Zamanımız mı geçti; tüh! yine kaçırdık. *o* Her şarta uygun koalamız var neyse ki; hihihi



Güzel bile gülemiyorum, güzel ifade veremiyorum, ay nerden baksan çirkin çıkıyorum, fotojenik değilim, ulan bir tane mi güzel açısı olur bir insanın, onu da anca ben biliyorum, birilerine öğretilecek bir açı değil. Lakin ben nasıl çekiyorum, akıl erdirilecek gibi değil, lakin çekiyorum işte. Hafif soldan eğim vererek, kuzeye doğru yumuşak açılarla, gözlerime odaklanarak, uslu uslu kadraja yerleştirdiğin bana, bi deklanşör efekti ekliyor ve beni o kareye hapsediyorsun, bu bu kadar basit ya!!!!!!!!!!!!


Neden kapattın ki bilogunu bakiyim sen? Canım sıkılıyor böyle...




137


Günlerden en sıkıldığım, Cuma'ya yapışmış bu lanet çıkmıyor, illa benim canım sıkılıyor bugün ve bu haftanın hiçbir Cuması değişmiyor, nebçim Cumasın; adam gibi ol karşımda, sıkma canımı yau.


Bilog, ben şımarık bir insanım, bildiğin şımarmak için ortamımı hazırlarsam değmeyin keyfime, tabi bundan en çok annem ve babam nasibini alıyor, diğerleri nasipsiz, tüh, yazık lakin gerek yok. Neyse nereden geldim buraya, bilmiyorum; hatırlamıyorum şimdi geçerli sebeplerim vardır muhakkak yoksa da mühim değil, biz bizeyiz nasılsa.



Yarın bizimkiler dönüyorlar, evi biraz toparlayıp, pudralamam lazım. Annemin en sinir olduğu şey, pis bir eve gelmektir, çok sinirleri bozulur. Bunu bildiğimizden, bütün çocukları evi hep temiz tutmuşuzdur, bütün çocuklardan ben kalınca, ben de hep evi temiz tutmaya çalışıyorum, bıraktım mı olmaz, üzülürüz sonra.



Ufak, tefek işlerimiz var; film izlemek istiyoruz, akşam yine Easy Rider'ı izledim de, adamları ördek gibi avlıyorlar ya! Hey allam, ne diyeyim şimdi. Bak uyuz oldum, filmin son sahnesi o olunca, bilinç altı gece rüyasında hep onu sayıklıyor. Hakket, adam nasıl ya! demene kalmadan, daha ünlem dudağına yapışmış kalmışken, öbürünü de avlıyor.




**”Hakket, bu tarz şeyler hep filmlerde olsun, hayat cennet olsun, kuşlar filan, vapurlar da olur; lakin tuhaf olması için gerekli bütün malzeme içimizde” bilog.




Unutmadan doğanın Kuşburnu ve Kızılcık marmelatları şu hayatta denenebilecek en güzel tatlardan. Şimdi eve gidiyorum, mısır patlatıp, film izleyeceğim. Bir de Hare midir nedir Macchiatto Kahve Aromalı Likör yapmış, şa'ane çok sevdik; sevenler; Ziya, Göksu, biz bi kaç koala ve diğerlerimiz ihi.









**Çinli ata Asuvaaa'dan afrodizyak rubailer kitabından alıntı yapılmıştır.


11.12.2008




bir sürü hediye

canım sıkılıyor bazı,
bazende çöküyor içerilerime
aklım dolanıyor,
bir sürü anlamsız şey
nezmandır metni ortakıyorum da yazıyorum.
Kaçzamandır, aklımdasın; karışığım.







10.12.2008

135


...

hep foto çektik
yer beğenelim derken
güneş kaçtı
her Assos ziyaretinde olduğu gibi
yine girişteki o yerdeydik
yarın Bozcaada'dayız
senin için daha güzellerini çekeceğim
hele bir Geyikli ye ulaşayım
yanımda ol istedim, canımı sıkmadım
bu kadar






134


Çok erken uyandım yahu, kendimi oradan oraya attım, uyumalısın salak Asua, ne bu halin diyerek, ama ı ıh canım sıkıldı, yere paralel durmak bence can sıkıcı bir şey bilog. Kalkar kalkmaz da bütün tırnaklarıma sıfır hata ile kırmızı oje sürmüş olmamın ve kargalar kafaltı ederken Juğan ın bir kaç fotoğrafına yaptığım yorumlardan dolayı haklı bir gurur taşıyorum, az sonra bu gururu devredeceğim birilerini bulup, yükümü atacağım.

İdare et bilog. Sabahın etkisi, tatil gününde böyle olabiliyor.

Sonra, sonra; bugün Göksu ilen, bir kaç zihin patlaması operasyonu ardından fotoğrafa çıkalım planları daha da sonrasında uuuvvv pek çok şey olabileceği potansiyeliyle yola çıkacağız. Muhtemelen Gökus aylardan Kasım ilen konuşabilir, ben arada bakıp laf atarken, fotoğraflara göz gezdirir ve derken bir günümüzü daha böylelikle bitirebiliriz.

Ne dersin bilog, biter değil mi?


Uff okumam gereken kitaplar da bir çoğalma seziyor, lakin hala okumak içimden gelmiyor, yine de Ayrıntı yayınlarını seviyor ve saylıyoruz; şimdilik bu kadar, modülü bırakıyoruz; bırakın.

Çotank.

*o*

9.12.2008

133

...

" tekrarlamak istiyorum: samimiyetimi sürdürerek yazıyorum, bunu da.
endişe, pişmanlık gereksiz aslında. zira, ada'nın en tepesine çıkışın nedeni
de; çıkardığın çığlığın nedeni de; seni
anlayan, anlayabilen, görebilen biri olduğunu düşün(me/n)mdi,gerçeklik
aşırılıklarımızın, ölçüsüzlüklerimizin ve dengesizliklerimizin bir
eseridir aslında;tek eksik kendimize ait gerçekliği dile getirmek
için gerekli olan zaman aralığına/kabul alanına sahip olmamamız..
zamanın bir ucu ile diğer ucu... ve böylesi bir gerçekliği anlatmak, dile
getirmek isteyebileceğim biri olduğunu da düşünmedim değil-:)

BAHAR ERKEN GELECEK BU YIL ama bol yağmur bekle:)

sevgiler... "

132




tutamadığım ne varsa havalanıyor, zaten tutamamışım ki; ne kadar acıklı söylüyor o ince sesli kadın, yazık bana, nasıl dinliyorum ki bu kadını?

İnan bilmiyorum, bilmek dahi istemeyip, bayramımızın üçüncü gününü bekliyorum. Beynimize hindistan cevizi şenliği yaşatacağız. İki kadehte biten şeftali şaraplarına son verilmeli, daha büyük şeftali şarabı şişeleri yapılıp, halka dağıtılmalı, kömürden daha anlamlı değil mi bilog sence de; neyse, bi kısım şarap içmediğinden şanssız işte, ben hep şanslı tarafa bilet alanlardandım. Hahaha.
Komik bu ya!

Şimdi Göksu çatıda, aylardan Kasım'la yazışıyor, ben günlük bulmaca dolduruyorum; içimin bir yerleri boğuluyor, isyanı bastırıyoruz, ele başını dar ağacına yolluyoruz, içimde cunta devrimi, botlarımda papatyalar, ben el sallıyorum içimde ne varsa, kaldırıp koyuyorum, yoruldum yahu bilog.


Kimseleri görmek için hazır değilim, hazır olmak için uğraşmıyorum, kimseleri görmek dahi anlamında ki -de yi ayrı yazmıyorum. Ben bugün hiçbir şey istemiyorum bilog, lakin yarın ne olacak bilmiyorum.

Şimdilik böyle, ben sarhoşken hep sana denk geliyorum ya! Çok abarttığımı ayılırken anlamıyorum, bunları yazıyorum ki; bileyim de bir daha yapmayayım.

Usanmalarıma bir kadeh daha, kafi geldi saki; hadi beni yatağa zıplat.

Hop.
İyi geceler, yanlışlıkla burayı okuyan sizler.

8.12.2008

131

bir gün asu ve göksu


maskeli balo vardı

sonra ben hiçbişi olamadım

göksu yan yan bakan bişi oldu

ben alık maskeli balık yandan yenmiş yengeç de desek olur

sonra şeftali şarabımız bitti


sonra
her şey,
bitti
gitti

nasıl diyordum ben
puff
*o*



bende biliyorum ki, hemen öyle pat diye damdan düşer gibi olmayacağını; lakin artık hiç olamayacağını.
öğrendim en azından değil mi

4.12.2008

130

Uff.

Esasen uykum vardı, sözde bir kaç şey okuyup, cumburlop yatağa gidecektim, lakin yok, uyku var ama iş yatağa girince, içimde zaman ayarı kaçmış saat henüz uyumamam gerektiğiyle ilgili komutu beyne gönderiyor, beyin ne yapsın, gerekli uzuvlarla bizi yataktan ittiriyor.

derken kendimi sarı leblebi ve çaya talim ederken buluyorum. Hani hangi ara aşağıya indim, hangi ara çıktım, hangi ara Cihan la konuştum, ki o çoktan yattı, haha; ben yine ayazda kaldım. Tüh ya! Ben bu uyku işine nezman bir çözüm bulacağım, içimdeki saati kusmak istiyorum.


Bugün çok iş vardı bilog, hani çok çalıştım lakin sonra bir arkadaş ile bir arkadaşa gittik, ama ben yemek yemeyi unutmuşum, o arkadaşta da bir başkaları varmış, salonda bir masa etrafında oturduk, biraz sohbet filan, önümde bir kase duruyor ve içinde, yeşil badem süsü verilmiş şekerlemeler duruyor, yarabbi onlardan yemek istiyorum, sonra sütlü kahvelerimiz geldi, ohh kıvamı da şa'aneydi, ama o şekerlemelerden yemem lazım, kafaltı bile etmedim, derken bir mesac, bın bın açtım yanımda oturan arkadaş, asu şu şekerlemelerden istiyorum, hahaha. Ne açız ya! Güldüm, ihihi; derken aaa! lütfen şekerlemelerden alın dedi evin sahibesi hanım, demesi bitmeden, şekerlemeler bitti. Oh! Bir rahatlama bizde, sonra kalktık. Gittik karnımızı doyurduk, sonra işte böyle.

Şimdi de uyuklayıp da uyuyamayan yanlarım kıvranıyor. Bir şiir yazıyorum misal, ama hiç yok gibi, derken bir melankoliya, sen gelmişsin gibi, derken ben hiç olmamışım gibi. Hahha! Sonra Cihan sınansın diye ben gönderiliyorum, uzun beyaz pelerinimle konuyorum balkonuna, geldim bebeğim sorun ne? Diyorum. Sonra cümleye büyük harfle başlıyoruz, küçük harflerle öpüşüyoruz, daha anlamlı oluyor, lakin ağzım küçük, onunkini bilmiyorum, çok da mühim değil.


Bu tip şeyler bilog, yenilir, yutulur değil, şimdi çerez tabağına bakıyorum, geriye sarı leblebiler kalmış, hep bu leblebilerin kaderiymiş gibi bir yalnızlık var çerez tabağında, kanıksarken, bir çay daha, çok kuru kuru oluyor biliyor musun, boğazımdan geçmiyor; öksüreyazım çalınıyor, ben kulak kabartıyorum, sen uyuyorsun, bu ev mi sallanıyor, hava da gayet sıcak. Deprem mi olacak ne! diyor birisi, öbürü ağzını hayra aç, negzel denize giriyor insanlar diyor, tatil kasabasına Aralık Sirki kuruluyor, baş trapezci ben.

Bir şarkı geliyor hafızaya, tabiki de yanlış kelime içerikli, fazla atmasyon, kahkaha bonbardımanı.

Düşük bir cümle görürsen, beni hatırla sevgilim. lalallalalalala son baharda sevmiştim. dıdıdm dım dım.

İnan her şarkımın sonu bugünlerde, sonbahara denk düşüyor, düşen yapraklar, sararan benizlere karışmış iyotun kokusu ve yosun; derken bir cümle kuruyorum, gizli öznesi ete kemiğe bürünüyor; hadi uyu uyuyabilirsen.

Şimdilik iyi geceler bilog, sana da koalam, sana da çatım, sana da Ziya.
Bana da fıstık.


Ah be Asu ahhh! diyor, hepimiz eriyoruz lakin kızamıyor bile, çünkü biz nasıl seviliriz çok iyi biliyoruz, yeter ki sevilmek isteyelim, biz sevdirtmesini biliriz, dey mi bilog!

Dey.

3.12.2008

129



asua
ya
kızarır
bozarır
morarırsa

ha!



128




Geçen bir şeyler okumuştum, öyle okudum işte; lakin güzeldi bilog. Tutukluk var bugün bende, ya da sabahın verdiği tuhaflık diyelim; hava şaane, lobideki koltuklar yıkanıyor, bayan temizlikçiler benden memnun değiller, şurası da temizlenecek, toplantı salonunun camları da silinsin, unutmayın, bayramda lobiden içeriye giren misafirlerimiz, mis gibi bir kokuyla karşılaşsın, diyorum. Öyle bakıyor, yüzüme o kadar anlamsız bakıyor ki; ben bu konuda neden heyecanlanıyorsam ya da bu kadar coşkuluysam, sonuçta temizleyecek olanlar onlar, ben de olsam yerlerinde, beni sevmezdim, nihayetinde yöneticiler sevilmez. Tık, tık, tık, sevilen bir yönetici olursan zaten, orada bir yanlış var demektir, çünkü bu insanoğlu bilog, tepene sıçmaya çok müsait, kuş misali. İnsan kuş misali bilog; kroki çıkarmayıp sadece sıçmayı seçebilen bir yaratık, kroki çıkaranlar zaten karga misali olanlar, daha zeki kuşlar diyoruz biz onlara, lakin Kuzgunlar var onlar amanın, hatta bir aplamızın da dediği gibi; Kuzgun, içinde neler var, dünyada üzgün olmaya değer ne var......lalalla dım.



Onun haricinde her şey yolunda gibi, yolunda değilse de yoluna sokuyorum. Yıl sonları hep renkli geçiyor, herkes kendince istatistik i bilgiler çıkarıp, yeni yılda ne yapıp, ne yapmayacaklarını sıralıyor. Yapılan hatalar, kendilerine önceki yılların tozlu raflarında yer bulurken; yeni başlangıçlar insanın içine coşku serpip, geri çekiliyor, derken derken, bir yılın daha sonuna geliyorsun ihi. Nedense sonunda özet çekilmesi gerekliymiş gibi insanoğlun bir yıllık telaşı sarmış, ben ise önce iş yerimle ilgili bir özet hazırlamak zorundayım. Sonra hep yaptığım gibi, yaşadıklarım, yaşayamadıklarım, hayallerim, okuduklarım, dinlediklerim, sevdiklerim, sevmediklerim,yar yar kilolarım ve pişmanlıklarım ve de keşkelerimle hop yeni yıla girdiğimizi bile anlamayacağız. Sonuçta gerek yok kasmaya, bitiyor işte, hepsi senin yaptıkların, yapmadıkların; yer yer saçmaladıkların; sonuçta hiç dikiş tutturamayan ben var, bugün böyleyse, yarın ne olur bilemiyoruz; o açıdan ne gelirse eyvallah kardeşim gidene de bi ... git diyebiliyoruz.



Bu kadar basit.



Şimdiyse bir şeye üzgünüm, bunu lakin konuşmak hatta düşünmek dahi istemiyorum, sığ bir insanım ben, sığlığımda da boğulabiliyorum, negzel be!


2.12.2008

127



*
ihi.

Çok keyifliyim, lakin biliyorum ki uzun sürmeyecek, sancılı bir regl dönemi giriş bölümünde olma ihtimalim çok yüksek gibi, nerden baksan canım içlerindebir yerlerde şekerlemelerle buluşmak istiyor; ve ben bunları düşünürken; Banum talktan içeri giriyor, Asuam diyor; dün bir ayva tatlısı yaptım ki, sorma! Nasıl olacak o iş Banum, nasıl sormayacağım! Ha! Neyseki marmelatlı yapmamış, üşenmiş krem şantili yapmış, ben olsam hiç üşenmem(yalan) marmelatlı yapardım. Ama benim canım ondan önce, elmalı kurabiye istiyor, üzerinde pudra şekerleri olandan, annemin yaptıklarından, benim yaptıklarımın da anneminkilere benzediğinden, pudra şekerleri dökülmesin diye, çeşitli yeme açıları denediğim o yüce tattan bir yudum. Ühüüü.


Neyse geçiyoruz, lakin kışın tatlı olabilen mayhoş meyveleriyle nayhoş bir regl dönemi için el açıyoruz yukarıya
Hamdolsun!

İhi.
Şükür.


Sonra Cihan arıyor, gülüyoruz; bak diyorum, bunları bir bir yazacağım biloguma. Sakın diyor. İhihi. Olsun, diyorum. Olmaz diyor, buraları uydurdum. Yazar mıyım hiç, cihan. İlk harf büyükle sonra peşi sıra küçük harfler kullanıyoruz bilog misal Cihan; bunun gibi şeyler işte.


odamı temizliyorum, derken zil çalıyor. Kimse yok, annemi dün bir kedi tırmalamış, sabah hastaneye aşıya gittik, arabamın vizesi geçti, muayeneye gittik, empüçümün şarj(z)ı -nasıl yazılıyo lan bu!- bitmiş ondan ettik, foto çektik, kardeşim gelecek heyecanlandık, yarın bundan yine yapacağız, unutturma bilog; kızarım bak, bir kaç tunik aldım, kalın siyah çorap giydim, belime de kemer doladım, ay şaane oldum, sonra iki M migrosa gittim, görmemem gereken ne kadar insan varsa gördüm, bir kaç üniversiteli coşkularının doruğundaydı, o dönemleri raflar arasında düşünürken, tırnak makası, cımbız ve törpüyü aynı üçlemenin içine sıkıştırmış kartonlu bir şey almışım, kasada fark ettim, iki tane de kepekli ekmek, sonra sabahları elma sirkesi içiyorum, şarap gibi lan, şaane bir şey bilog, sen de iç, iyi geliyor.



Çok uzun zaman önce bırakıp da asla olmaz deyip, yeniden olduktan sonra dört beş gündür olmadığını hissedip, sevindiğim bir şeyler oluyor. Ne dersen söylemeyeceğim. Dolunayı bekliyorum, şaane enstanteneli fotolar çekeceğim, göreceksin ve bana daha çok inanacaksın.

İhi; sana bunları yazarken, örümcek diye tabir ettiğimiz bir canlı, önümden geçiyor, durdu şimdi, yazıyorum, yeniden yürüyor, Annem görmesin, neyse ki geçti. canlıları seviyorum. Onlar da beni.


126



Bilog, merhaba kuzum. Biliyorum az yazıyorum, lakin içimde önleyemediğim bir fotoğraf coşkusu var, lakin ben mutluyum, lakin ben her şeyden keyif almak adına çok uğraşıyorum. Lakin daha pek çok şey yapıyorum, annemse bayram temizliğine girişti. Hayırlı olsun. Kendi kendine temizlenen evler olmalı, olmadı temizlenemiyorsa bayram hemen gelmemeli, hani gelse de çatı katım bayrama açık bir müessese değil ki; hani ben istediğim zaman yaparım temizliğimi, lakin söylendiğinde yapmak hiç keyifli olmuyor.



Canım kötü içmek istiyor, hihihi; kötü derken, dağıtırcasına; şöyle mis gibi dut olmak istiyorum. Midem bulanmadan, çıkarmadan, uslu uslu kafamın bedenimde olmadığını bileyim, ozman her şey güzel oluyor bilog.


Kısmet işte.


Eteklerimin boyutları gün geçtikçe kısalıyor, havalar soğumuyor, ay insan şaşırıyor, negzel bir Lodos vardı, ılık, ılık eserken benim yün siyah elbisemin altındaki çivit mavisi çoraplarım çok dikkat çekiyordu. Komik oluyor yahu, bir de fotoğraf çektim, teşhirci gibi oluyorum, fotoğraf çekerken unutuyorum kendimi lakin, bana ne ya...



Tepeme kondurduğum kuş yuvası modeli küçük topuzum ise, görülmeye değer bir Uzak Doğulu işi gibi. İhihi.


Sonra ne var bilogum; Banum ilen konuştuk, bir kısmısında çok güldüm.



banu: pek bır entellektuelız

ben: ay sorma hem de nasıl

banu: tabi kızm şimdi kısa filmi olmayana kız vermıyolar

orhan bile yapmıstı biz evlenmeden once

ben hahhahaha

kısa filmi olmayana kız vermiyolar

hahhhaha

lan deli

ben bunu biloga yazarım

hahahhahaha

eşşek

banu: LEN

DEDINMI GERCEKTEN CİHANA

ben: hehhehe

dedim len

banu: SEVGİLİM OLMANI ISTIYORUM

ben: hahahha

komedi yahu

banu: HONK

ben: efet dedim konuşurken lan

banu: NOOLDU

ben: bişiden bahsediyordu ay

banu: AHANDA

ben: zonk deye dedim

banu: EEEEEEE

ben: ben de şaştım

ee öle kaldık ikimizde

banu: O NE DEDİ

ben: bişi diyemedi

banu: manyah

ben: sona ben toplamaya çalışstım gibi

banu: aaa

süpersin kıızm

ben: sona be; kızıaam öle tabi süperim ben.











125



Şimdi konuşuyoruz, yok yazışıyoruz. Derken aradı bilog, sonra konuştuk, tembelimsi hayvanlardan filan, hihihi. Koalalarımız tembelimsi hayvanlarımızdan, ne şirinler değil mi bilog.
Baksana * o * ihi. Tabi, şirin olan başkalarımız da var lakin, ı ıh.

Sonra konuşurken, konuşurken ben gayet sakin, sevgilim olmanı istiyorum dedim. Evet; bu kadar, hayat bir zamandan sonra, bunu dedirtebilecek kadar önem arz etmiyor bilog. Eskiden oluyor o diyememeler, şimdilerde bak; fütürsuzca söyleyebiliyorsun. Sonrası şaşkınlık tabi, ondan bahsetmiyoruz; rahat da görünmeye çalışsam, hahahah.

Yok, utanmaya gark; elini uzat.


Çok güzel fotoğraflarım var, sonra ne bileyim; istemeden dahi olsa, pek çok şey oluyor etrafımızda, bizi nasıl etkiliyor filan, bunları düşünmek dahi istemiyorum. Yavaş yazmazsam, kelimeler eksik kalıyor, sonra sen geliyorsun, misal ben sen gelene kadar; dört chuck palahnıuk okumuşum, iki uzun metrajlı film izlemişim, bir de reklam kuşağı misal, sonra sen gelmişsin, hepsi geçmiş. Olmaz değil mi bilog? Yok, olmaz.


* (...)


içimdeki sulara

içimdeki sazlıklara

içimdeki bataklıklara

seni bırakıyorum

seni bırakıyorum kendine kapanmış

kollarımın anarşik güzelliğiyle

içimdeki yosun yeşili sulara

içimdeki tehlikeli kıyılara

içimdeki siyah ışığa

seni bırakıyorum (...)







* Lale Müldür