26.11.2009




*

Bugünlere has en iyi şeylerden biri fotoğraf çekip sonra bakmamak ve unutuyor gibi yapıp, bir mucize beklemek, bir güneş batışına neler yükleyebilirsen hahahah. İnsanın hayatta öğrenemeyeceği şeyler yoktur. Ve insan bu yetisiyle her boku öğrenebilir, kimi ne zaman ve nerede aramayacağın da bunların arasına sıkıştırılabildiğin gereksiz lakin pratik şeylerden biridir.


Hava bok gibi sıcak, bok kelimesini cümle içinde çok seviyoruz, kıçımızın içinde de kullanabiliyor olmamız tamamen terbiyesizlikten. Akşam travmalı ve sancılı bir gecenin içinde Six Feet Under izledik, Göksu oturduğu yerden hiç kalkmadı ben hiç oturamadım, bir akşam önce yapmış olduğumuz enteresan yolculuğumuza dair hiçbir şey konuşmamamız tamamen cool bayanlar olduğumuzu gösterse de, bunu kimsenin göremiyor olması kulluğumuzun tanrı katında ki tuhaf yansıması... nassıl bir cümle bitişi rab! çok klişe.


Tanrıyla konuşuyorum, çok film izlediğimi söylüyor, kitap okumayı da bırakmalıymışım, bunlardan kurtulabilirsem uçabilmeyi öğretebilirmiş, aramızdaki hizmet akdi sözleşmesinin sonuna geldiğimizi hatırlatıp, yoluma devam ediyorum, arkamdan sırıtıyorsun ve bunu görmediğimi sanıyorsun, ahmak!  sen her şeyi düzeltmek için varsın, yoksa ne işin var kafamın içinde, işini yapmalısın, zorlaştırmaya çalışmamalısın, sessiz harflerle kurduğum cümlelere megafon uzatabilmelisin misal, yanan ciğerlerime bir kova su ve ayakkabılarımın tabanına pamuklar yerleştirebilirsin...

24.11.2009




*

çok dalgınım, pekiştirmek açısından bir daha çok dalgınım, çok. Uyuyamıyor lakin uyanamıyorum, saf gibi karanlıkta duvara bakıp, gölge kovalıyor, aklıma takılan onca şeyi silmeye çalışıyorum. Bildiğin cadı kazanı, neredeyse fokur fokur. Her şey pekişmeli bugün, sanki pekiştiricili yumuşatıcı kullanıyor gibiyim, sanki pekiştiricili kabartma tozu ya da nebleyim, saçma işte.

Choike yi izlediğimi söylemeliyim, çok cezbedici değil, tamam absürd, bu beklenen bi kriter zaten, lakin daha farklı olabilirdi ya da çeviremiyorsanız elleşmeyin kardeşim, sarı sayfaların üzerinde, kelime kelime daha cezbedici. I ıh beğenmedim. Flashforward ın dokuzuncu bölümünü indiremeden on yayınlanacak lakin dalgınım dedim ya, Six Feet Under a tekrar başladım, özlemişim Nate i, Brenda yı, David i, Claire i falan falan, insan gerçekçi diyaloglarla bezenmiş üstün körü şeyler izlemek istemiyor cidden... En azından bunlar var,

Kitap okuyamıyorum. Yine öyle bir süreç, sevdiğim adamın Zar Adam ve Olasılıksız, Empati takıntıları beni de tetiklemekte, lakin elim gitmiyor. Lakin hiçbir şey için elim uzanamıyor, uzanmak istemiyor, Göksu burada, bütün gün uyuyor, akşamları oturup, hayat özetleri geçip, ne kadar güzel cümleler kurduğumuza dair kahkahalar atıyoruz. Görünen tek sonuç, geçebilen hayat:... evet geçiyor ve ilerliyor. Hep bir geç kalma endişesi, durakta kaçırdığın otobüsün arkasından bakmayla eş değer bir ablaklık...

Fotoğraf yarışması sonuçlarındda adımın olmaması beni çok sinirlendirdi, yok sinirlenmedim de, nebleyim gereksiz duygu toslaması...


Yaklaşan bayramın etkileri aile içinde danaya mı girsek, koyun mu alsak diyaloglarıyla pekişiyor, midem kaldırmıyor. Kadın kurban eden ilkel kabilelerle aramızdaki beş farkı bulmaksa en klişe olanı.. Neyse özgürlükler ülkesi burası...

ondan, bundan şeyler işte, blues dinlemek çok keyifli, yıllardır yapamadığın track listesini sevdiğin adam istedi diye dört saatte yapmış olmam da tetikleyici mekanizmanın ardındaki elin bir işareti olsa gerek, hahah.

Arkadaşlarımı özledim, Özge nin yolladığı bir mesaja çok ayıp bir şeyler yazıp yollamıştım lakin herkesin alacağını inan bilmiyordum, mühüüü. Ne ayıp, terbiyesizim. Neyse, öğrendiğim her şeyi unutmamı sağladıkları için öğretmenlerimiz de iyiki varlar demek istiyorum. Ailenin yarısından fazlası öğretmen, yarıdan azı da benim gibi perişan... heheh  Neyse görüşürüz cicim.


.



19.11.2009



*

Yorgunum, zor uyanıyorum. İşlerim yoğunlaştı lakin daha sakin ve karmaşasız oldu, en azından bir şey için ayrıldığımda, arkamdan iş çevirecek biri kalmadı.... Heh.

Bacaklarım o kadar çok ağrıyor ki, adım atamıyorum. Sonra geçiyor.

Bu bir kaç gün hiçbir şey yapmadım. Eski işim muhasebeden dem vurmakla geçiyorum, hemen hemen dört yıldır yöneticilik yapıyorum lakin bu kadar gereksiz ve saçma sapan bir şey olduğunu şu bir kaç güne kadar daha da pekiştirdiğimden daha da saçmalaşıyor. İnsanı yönetmek ve koyun gütmek arasındaki tek fark, koyun ne isterseniz onu yapıyor, insan ise istediğinizi yapıyor gibi görünüp, ekstra dedikodu, kuyu kazmak, arkandan iş çevirmek gibi ekstra işlerle de donatılmış oluyor hele ki ruhuna işlemiş olan yalan konusu açığa da çıktı mı yeme de yanında sürün durumuyla, içler acısı bir hal alıyor birde bu tarz insanoğlu şebekeler ve alt kurullar oluşturabiliyor, hehe ne komik, oysa tek yapması gereken işi ama bunu anlayamayacak kadar salak, diğerlerini de eline yüzüne işte böyle bulaştırıyor.

Kitap, film, musuki hepsine ara vermiş gibi görünüyorum. Gönlüm Chuck la beraber atıp, indielerle coşuyor, canım çok Full Metal Jacket çekiyor, yalnız şu an Choke yi indiriyorum, selam ediyorum.

.



17.11.2009



*

Uyumam gerekiyor, uyumak istemiyorum, sabah kalkamıyorum, sonra giyinmem, yüzümü yıkamam, hazırlanmadan çıkmam( bunu ben de anlayamadım neyse parantez içleirnden öperim ) koskoca bir saatimi alıyor, bir saat neredeyse, kahvaltı da edeyim diyorum, ne de olsa geç kaldık artık...

Şekersiz çay içmekten bu kadar keyif alacağımı kaç yüz yıl düşünsem, düşünemezdim ki; düşün kara bir insanım ben.Yaşasın örli girey ti. Parmak uçlarında komik yüzler olan çoraplardan giyip, uzun uzun bakmak; terapi gibi olsa gerek. Bu kadar salak görünen başka bir şeyim olmadığından da olabilir. Parmaklarım ve dili çıkmış tuhaf suratlar, suratın kokuyor demek istiyorum, kime faydası var ki.

Karaya oturmuş teknenin mentollü yalnızlığını andırıyor karşı mahalledeki heykel, üstelik kolları yok, kıyıya vurmuş da, hemen oraya dikmişler gibi; evet karşı mahallemiz sahil, ardı deniz ve bilemediğimiz dalgalar var orada, köpük, köpük.

Sana hiç aptal insanlara tahammül edemediğimi söylemiş miydim? Aptallık görece midir? Bir de zevzek zevzekkonuşan erkeklerden nefret ediyorum. Çok karı kılıklı sıfatı nedne yapılır, bazı hatunları görünce anlayabildiğin bir deyim oluyor lakin genellemenin içinde olmak ya da olmamak gibi dertleri olmayan insanlara dahil olmaksa, işte bütün mesele burada, adam dediğin o kadar konuşmaz kardeşim, konuştukça zevzekleşmez ve saçmaladığını fark edip de, toparlayamayan adama sadece gülünür, o bile çok. Evet ziyanlık.


Gece gece yarabbi.

.

16.11.2009





*

Ne gündü, dünden  beri tuhaf tuhaf işler yüzünden allak bullak oldum. İnsanların tuhaf fütursuzlukları eninde, sonunda kendilerine zarar veriyor. Enteresan.

Özge ile konuştum azcık morali bozuk gibiydi iyi oldu, rüyasında ikimizi görmüş; çok komik üstelik; Altınoluk tan denize bir dalmışız, Değirmendere den çıkmışız, akıntı ters ve oranın denizi pis, ben yüzmem oralarda dedim ama yüzmüşüm işte... Geçen Göksu aradığında da beni rüyasında balonlar içinde uçarken gördüğünü söylemişti, o kadar komik görünüyor muşum ki; uyandığında gülüyormuş. Terpiyesiz insan dedim.

Flashforward ı izleyemedim, işlerden başımı kaldıramadım, annemler sınıf geceleri için yarın Gölcüğe gideceklermiş, babam çok heyecanlı, geçici vergi on altı bin TL çıktı, iş yeri karışık, çok güzelim, birazdan yürüyüşe çıkmayı düşünüyorum, su damlaları fotoğrafımın baskısını istedim, Konya Mim. Odasının fotoğraf yarışmasının katılımı bugün sondu, sonuçları çok merak ediyorum. Bununla ilgili tuhaf bir heyecanım var, yarın için küçük heyecanlarım var. işlerden başımı kaldıramadığımdan hiçbir şeye zaman ayıramıyorum, bu durum eğer ki kendimi iyi hissettiğim dönemlerime denk geliyorsa hem performansım hem de moralim iyi oluyor lakin iyi olmadığım zamanlarda hayatımdan çalınıyormuş gibi hissediyorum. Siyah bir çizme istiyorum lakin maaşım bitti, arabama benzin aldığım zaman korkum olmuyor ne de olsa gidip, gelmekten başka harcamam olmuyor neyse ki depo dolu; bayram için planlarım var, bakalım neler olacak, göreceğiz.

Musuki bile dinleyemedim, düşünebiliyor musun bebeğim? kafam almıyor, cidden yaşlanıyorum, insanın stresli işinin olmaması gerektiği kanaati taşırken, insanın insanla uğraşmaması gerektiğinin de altını çizmek istiyorum, bu iş yeri olayları insan denen yaratığı başka bir yaratık yapabiliyor. Anlamak mümkün değil lakin çok manasız...


.

14.11.2009




*
Sonunda Closer ı izledim, Jude Law ın perişan hallerine insan üzülemiyor da seviniyor sanki, bende genelde olur; kötüler yakalanmasın ve kazansın, güzellerin de başına gelmedik iş kalmasın isterim. Tamamiyle yenilememiş insan içi duygu bodoslaması, kimseyle paylaşmamıştım, değerini bil; diyaloglardan çok ifadeleri de çok gerçekçi buldum. İnsanın merak ettiği kahredici soruların sırasıyla gelmesi, tercih edilen adamın kendisinden daha iyi seviştiği gerçeğinin ezici yükü ya da kadının seçimini yaparken ki tuhaf kararları, insanın davranış ve kararlarını belirlerken karşındakinin ne olduğunun, nasıl olduğunun ya da güzelliğinin vs.pek de önemli olmadığı, çok sevmenin karşındakinini merak ve elde etme dürtüsünün üstüne geçemediğinin, güzel bir özeti gibi. Alice in en genç olarak görüldüğü dörtlü de, güçlü olması ve bazı gerçekliklerin birileri için gereksiz olduğunun ispatı gibiydi, Larry ise en sümük görünümlü olup, istediklerini elde edendi; Anna ise depresif kişililiğiyle, hastalıklı ilişkilere bağımlı olmanın başka bir yüzü gibiydi, gerçi Julia Roberts ın görünümü bana çok enteresan geldi, tuhaf işte. Neyse sonuçta gerçekçi insna ilişkileriydi, tercih sebebi ortaya girdiğinde kişinini diğeriyle ilgili merak ettiği pek çok soruyu cür'etkârca sormuşlar

Lakin bişi demeden geçemeyeceğim ve Tanrı Jude Law ı yaratmış, nasıl bir insanımsı yaşam formudur o öyle, nasıl naif çekingen ve hoyrat.huf.

Neyse,

Çok geç uyandım bugün ve birazdan da yürüyüşe çıkacağım, Flash Forward hâlâ inemedi, uyuz oldum. Fotoğraf yarışmasının sonuçlarını merak ediyorum. Salih in yolladığı tuval baskı fotoğrafıma herkes hayran kaldı, bir arkadaşıma hediye edecektim, edemedim. İnsan bencil bir yaratık, kıyamıyorum, kıyamadım; vermedim. Heh. Saçlarıma fön çektirdim, beyaz saçlarım çoğalmış, saç dökülmesine lavanta iyi geliyormuş, denemek istiyorum, uff yaşlanıyorum, eskiden düşünmediğim pek çok şeyi düşünmeye başladığımı fark ediyorum, kilo, saç, yüz, cilt nebleyim hani yaşını gösteren bir bayan değilim lakin yine de insan kendine yeni yeni takıntılar bulabilme konusunda yeteneklidir.


Şimdi yürüyüşe gidiyorum, görüşürüz.



13.11.2009





*

Hayat bazen nasıl gereksiz, vıcık ve kılçık. Düne dair tek hissettiğim hiçliğimdi. Gerisi kocaman bir boşluk, sonra Derya ile oturduk Sera Cafe diye bir yerde, açık diye sigara içilebiliyormuş, açık diye yağmur da alıyormuş, kıç kadar eteğimle sigara içilebilen ve yağmur alan bir yerlerde oturup, hayatın özetini geçtik sanki, daha da üşüttüm, sigara da içmeye çalıştım, bir de o iğrenç ekşi neskafelerden içmeye çalıştım, midem bulandı, bir sigara daha yaktım, sonra o anlattı, sonra ben, sonra o, yine o, ben gülümsedim, on yıldır sadece zaman geçmiş, hala aynı şeylerden bahsediyor oluşumuz da ayrı bir eşeklik konusu sanırım. Kendisiyle ilgili düşünceleri var, seneye bu zamanları kapsayan kararları ve sıcak içtenliği var. Benimse neyim olduğunu bile bilmiyorum. Sadece kendim olmak yetmiyor sanırım, bundan tuhaf, acayip şeyler yapıyorum. Tek bildiğim, hiç kimseyi istemediğim, hele ki ne olacağını bilmediğim şeyler için neyin sabrını ve fedakarlığını yaptığımı bile bilemeden nasıl salak şeylere sürüklüyorum kendimi. Yorgunum.

Gece hiçbir bok yapmadım, film de izlemedim, kitap da okumadım, sadece uyudum.

Şimdi neremden yemeye başlasam, salaklığıma doyarım sizce?

.

12.11.2009





Bugün daha iyiyim, akşam hiçbir şey yapamadım, mal mal tv izledim. Tv izlerken mallaşmak, olağan bir süreç gibi;  cidden ticari bir emtia ya dönüşmemek elde değil. Şimdi de annem grip, ona mandalina sıktım, vitamin içirdim, uyudu, uyudu... Evde önce babam, sonra ben, şimdi de annem hastalandı, dedemin yanına gidemiyoruz o yüzden, kendisini pamuklara sarıp, sarmalıyoruz, şu bir kaç zamanı gücünü kaybetmeden ve grip olmadan atlatması ve eskiye dönmesi lazım. Umarım her şey iyi olur.


Chuck'ın 2010 yılında yeni bir kitabı çıkacakmış, Lillian Hellman ın hayatını kurguladığı bir kitap hazırlıyormuş, Tekinsiz adlı kitabı ayrıntıdan yeni çıktı sanırım, daha doğrusu ben yeni edindim. Her kitabında olaya sonundan başlaması ve olayların en başına, neden olduğuna doğru gidişat o kadar başarılı ki, insan elinden bırakamıyor. Çok sevdiğim yazarlar olur misal, her kitabında aynı hissi yakalayamazsın ya da o kadar yüksek bir yerden sıçramıştır ki ilk okuduğunuz kitabında, sonrakileri hep hayal kırıklığı yaratır, bknz; Jean Cristopher Grange aynı kurgusallığı bulmakta zorlanmış yazar kitabın içine resmen etmiştir, bknz, Taş Meclisi vs, lakin Chuck Plahniuk da böyle bir sorun yok, her kitabına emin bir şekilde yaklaşmak çok keyifli sonrasında bozulsa bile; yok yok sanmıyorum. Ne de olsa o da sistemi sorguluyor ve dayatılanı yaşamaya mecbur bırakılan insan hayatından dem aldığından daha ona malzeme çok diye düşünüyorum.

Ne güzel bir çelişki değil mi? Sisteme karşı çık, ama nemalan... Choke yi izlemedim henüz, yakında izleyeceğim. BU arada uzun zamandır izlemeyi düşündüğüm film de Closer dı, ilk çıktığı  zamanlarda herkesin diline pelesenk olmuş filmleri izleyememek gibi bir dürtüm var. Sonrasına saklıyorum. Umarım bu akşam...


Dün fotoğraflarımı yarışmaya gönderdim, umarım istediğim gibi sonuçlanır, merakla bekliyorum.

.

11.11.2009




*
Bugün daha iyi gibiyim, dedeme hastaneden randevu almaya çalışıyorum, yok sisteme girilmiyor, bunun yanında burnum akmıyor, akşam yatmadan önce elli sayfa kitap okuyabilmem bile çok iyiye gittiğimin bir işareti değil mi bilog?


Çok komik tarafı ne giyeceğimi bilememekle ilgili, dolaba bakarken,  bakarken o kadar alakasız bir kıyafete gömülü buluyorum ki kendimi, gerisini anlamlandırmak ya da gün içinde ne işim var bunların içinde ya demek bile sinirlerimi bozmaya yetiyor.

Koray la konuşuyoruz, çıkalım da diyor, nereye gideceğimize yolda karar veririz, çok karizmatik bir davranış bu değil mi, keşke uygulayabilsek, negzel olurdu. Bulutlar çok şahane fotoğraf çekmek için hava birebir lakin vizörden bakacak durumda değilim, gene de canım çok istiyor.

Bu gece nezmandır izlemediğim bir filmi izlemeyi düşünüyorum lakin kitap okumazsam eğer, Salih kargomu yollamış, bende hemen düzeltip geri yollamalıyım, bakalım neler olacak merakla bekliyorum.

Şimdilik bu planetten bu kadar, başka bir planette görüşmek üzere.


.

10.11.2009





*

Çok hastayım, esasen çok nezle oldum, domuz gribinden sonra;  nezle ve grip arasındaki farkı da öğrenmiş oldum. Gerçi nezle olduğumu kime söylesem, domuz gribine yakalanmış muamelesi görüyorum. Feci üşütmüşüm, ah bu sıcak havalara aldanmalar, yürüyüşe tarzan gibi çıkmalar, annemin söylenme çeşitlerinden bir kaçı, dedim ben sana diye başladı mı, gerisi istemesen de çorap söküğün den farksız.

The Kite Runner ı izledim, kitabını okumuştum zaten filmini de nezmandır izleyeceğim, izleyeceğim; sonunda izledim. Bazı kültürel öğelerin gözün içine içine sokulmasından hoşlanmıyorum. Gerçi bu toplumsal bir olgu halini alıyor, bozulmaya uğramamış geleneksel yapından kaynaklanan alışkanlıkların sürüp, gitmesi fakat bunu sinemada bir başkasının gözünden izlemek çok başkalaştırıyor anlatılmak istenileni gibi. İçsel savaşları, kendi konumundan dolayı olayları yönlendirmesi filan güzel de bilmiyorum gene de film basitleşmiş gibi, izlenebilir. Sonuçta değiştiremediğin pek çok şey yaşıyorsun hayatta, tek yapman gereken şey kabullenmek ve sahip çıkmak. Özetle budur.

Flash Forward a gelirsek de nasıl bir sondu o öyle, yavru gibi ajan Al Agouh da atladı gitti çatıdan, uyuz oldum. İnsan biraz yaşatır yahu, altı ay sonra görülecek her şey karıştı gitti şimdi. Neyse baya heyecan yaptılar, göreceğiz bakalım.


Hasta olmak kötü bir şey, kafam yüz galonluk suyun içinde gibi, algılama da bir sükunet var ve burnum silmekten yara oldu ve çok çirkinim, küçük bir ördeğe benziyorum. ve ve ve... Musuki kulağımın içinden voğğğnk diye geçiyor, dinlemiyorum, kitap da okuyamıyorum, en güzeli mesaimi tamamlamak ve evime gitmek, hayat ne tuhaf gripler filan...



.


6.11.2009




*

Çiftetelli oynamayı seven bu kadar çok erkekle daha önceden karşılaşmamış olmam esasen Balıkesirli olmadığımı göstermez, inan ben de çok şaşkınım, ne kadar çok oynamayı seviyorlarmış. Hahha, çok komikler.

Kendimi işime öyle bir kaptırmışım ki, her gün başka bir şeyler olsa da, yine de geçici bir sürecin içinde dönüp, durmak, bataklıkta debelenmekle eş değer oluyor. Çırpındıkça batacağım başka bir bataklıkta, hamam böceği olmak isterdim.

Dedemler bugün Ankara dan geliyorlar, annem taşınmaktan bahsediyor, babam telefonun neden bozuk olduğuyla daha çok ilgili, arabam susuyor, topuklu ayakkabılar can yakıcı birer el bombasına dönüşebiliyor ve ben bir mayına basmak için neler vermezdim ki diyorum, Mehmet Yalçın ın yanına gidiyor; telefon numarasını feyspuktan buluyoruz, adamlar hala çiftetelli oynuyor, ben neyi özlediğimi bile unutuyorum, çünkü hava çok güzel, Assos da kıyıda ki salaş restoranımızda, dalgaların sesine karışabileceğimden de güzel, başım omzunda nefes almaktan bile daha güzel, çünkü bunlar orada daha da güzel hepsi hepsi esasen seninle güzel lakin kendimle de güzel olduğunu biliyorum zaten, Cihan arıyor, iki gündür ulaşamıyordum, anlatıyor, anlatıyor, seviyorum onu, bir de kendini rahat bırakabilse, her şey daha güzel olacak.

Şimdilik, astalavista bebeğim.



.

4.11.2009

*

Ayrıca, Clyde Barrow un yanında, Bonnie Parker vardı, seri katil olamasak da çok iyi bir çift olduğumuz gerçeğini bu küçük ayrıntı değiştirmiyor ki, sadece adımız tarihe geçmiş seri katiller kitabında olmayacak, bu da bizim için kayıp değil Unutmadan  taşrada yaşayan bir  kasabın fotoğrafıyla, bir seri katilin fotoğrafının  çok fazla benzerlikler gösteriyor olması tamamen benim hayal gücümün sorunu.

Şu GDO lar canımı sıkıyor, pek çok tarım aleti ve hırdavatıyla meclise gitmek istiyorum.Tırpanda en iyi fikirlerden biri.

.



*

Hava Famous Blue Raincoat - ah Cohen, kulakların çınlasın -  tınısında, yağmurlu lakin ılık hatta gri hatta gökten melankoli damlıyormuşcasına sağanağa tutulası vs. vs. Tek kötü yanı, insanın canı yataktan hiç çıkmak istemiyor ve insan denen yaratık kahrolasıca işine gitmek zorunda, dolayısıyla yataktan da çıkmak zorunda ama yatağı kahrolası bir yer değil....

Tuhaf insan davranışlarının yanında, işler, güçler, musikiler, satırlar, kuşlar, böcekler, buralar tamamen uydurmasyon hatta halüsünasyon hatta ajitasyon...

Sevgilinin uzakta olması en sevdiğimiz şeylerden esasen, hep tercih ettiğimiz türden, çok vıcıklık olmadan, sürekli özlem kapasitesini arttırarak onun bedeninden yoksun, kendi beden ve ruhuna daha yakın bir çiftsel yaşam formu, bunu düşününce dünkü bütün arızalarımı giderdim. Gereksizliklerimi attım ve artık hazırım dedim.
Bu gelişen paragraf içi cümleleri sadece gelişinden dolayı böyle yazılmıştır, yoksa akıllı, uslu kızlar kategorisinde en popüler kızlardan biriyim, hiç arızalarım da olmaz, iyelik eklerim cebimde dolaşır hatta gülücükler saçar ve kendimle çok eğlenirim, birinin hayatımda olması beni yoruyor. Ama böyle uzaktaymış süsü verilmiş bir polisiye romanının içinde aşk yaşıyor olmamız şa'ane, cidden, hatta müthiş, en sevdiğimiz ilişki türü...


Ve yine hayat normale dönmüştü...


.

3.11.2009

*

Yağmur yağarken, yola vuran, ışıkların yansıması
sence de çok seksi değil mi?


*


.

Gereksiz bilgiler şeysi 

Bir kaç zaman önce Sophie Calle ile ilgili bir şeyler okumuştum. İlişkisini bitirmek istediği sevgilisi, kendisine bir mail atar ve kadınsal ilk tepkilerinden sonra bunu sanatsal bir kavrama dönüştürür ve pek çok kesimden daha kadına okutup, tepkilerini gözlemleyerek hem kendi acısını içselleştirmeden ya da büyütmeden, bununla başa çıkar hem de sosyal bir olguya sanatsal bakarak sergi, sergi dolaştırır. Esasen enteresan bir kişiliktir ve mahremiyet kavramlarına bakış tarzı hep farklı olmuştur.

Düşünüyordum da, farkındalık, bilinç, okumuşluk, kültür, yetiştirilme çoğu kadının ikili ilişkilerde ya da çok genel durumlarda, verdiği tepkiler bir birine eş değer midir, bu genetik bir kodlanma mıdır, yoksa bununla baş edebilen bir kadın yani içinde ki o duyguyu bastırabilen bir kadın ne hisseder?

Güzel olanı salıvermek midir, kendini içinde ki o bilemediğin engin duygu karmaşasına...

Daha sonradan Sophie bu yolla bu durumu çok da rahat atlatabildiğinden bahsetmiş, daha sonra ki sevgilisi de kendisini bir sanat aracı olarak kullanmaması konusunda Sophie den söz almış.

Chuck ın Günce kitabında Psişiklik ve yaratıcılığın bağdaştırıcı yanından ve zor bir durum  yaşadığında içinde ki yaratıcılığı ön plana çıkarmak, serbest bırakmakla ilişkili enteresan bir konu işleniyordu, sonra kendimi üzgün hissettiğimde ya da yoksun gibi tuhaf kavramlarla adlandırdığımda ne kadar iyi fotoğraf çektiğim ve de yazı yazabildiğimi düşündüm. Acı sanatın temellerini oluşturan yegane vaz geçilmezlik mi?

Neyse, sadece aklıma takıldı işte...



.
*
kayıtlara geçmesi açısından,

Doubt ı muhakkak izlemelisiniz Peder in vaaz kısımları çok iyi ve rahibe Merly ablamızın şüpheyle karışık, ön yargı kurbanı olması muhteşem anlatılmış. Sonuç yenilgi...
*

Kendimi kötü hissettim, olmadığım birisine mi dönüşüyorum. Çok düşünmek de istemiyorum artık, cidden zorlaştırıyorum ya da zorlaşıyor. Şu an ilgisi ve odak noktası başka şeyler olduğundan beni anlaması ya da benim gibi görmesi çok zor çünkü benim ilgi odağım da O olmuş, en azından bu daha anlaşılabilir bir hale getirir. Sanırım her şey böyle sürüp, gidecek; artık nereye kadar giderse...


Akşam pek çok kitaptan otuz ar, kırk ar kadar sayfa okudum gene de hiçbiri istediğimi veremedi, ne istediğimden  emin olamadığımda da yazarlara kızmak en kolayıymış gibi, Chuck  Palahniuk un kitaplarında kitabın içine girmek gibi belli sayfa sorunsallarınız olmadığı halde bile o bile yetemedi; sanırım Ursula okumak istiyordum. Ne istediğini ifade edemediğin somutlarının olmaması da zor cidden.




2.11.2009


*

çok üşüyorum.
bırrr

Annem bu gece dönecekmiş, evi toplamam için biraz daha zamanım var, sevgilimle oturup kahve içmek istiyorum misal ya da bir battaniyenin altında film keyfi, klasik gibi görünse de, çok fazla çiftin yaptığını düşünmüyorum, "böyle şeyler filmlerde olur bebeğim" tarzı yaklaşımlardan olduğu için bu durumdan mahrum kalmış pek çok kız tanıyorumdur, çok da emin değilim.

Geçen bir şeyler okuyorum, sanat kavramının kime ve neye göre değiştiği kısımlarda yoğunlaşmışlar ve sanatın kim için olduğunu bulmaya çalışmışlar, sanat kesinlikle kişisel bir olgu ve benim içindir, çektiğim fotoğrafların hiç kimseyle ilgisi yok misal, sadece istediğim için çekiyorum, toplum için filan değil, sadece kendi dürtülerime engel olamadığımdan, bu eminim çoğu insan için de böyledir, seramikle uğraşan bir arkadaşım vardı, şimdi  St Martin Adasında seramik atölyesi var, orada yaptığı şeye daha çok değer verildiği kesin ve kişisel tatminleri doğrultusunda ortaya çıkan şeylerin insanlar tarafından da beğeniliyor olması, imkanlarından mı, yaratıcılığından mı, çabasından mı, bu tartışılabilir ya da ne gerek var, hepsi teker teker takdir edilesi şeyler de, kendisi için bunu istemese zaten işin de bu kadar iyi olmazdı, sanat toplum için zırvaları dayatma bir kalıp; geçen çalıştığım galerinin sahibiyle konuşuyorduk da, asua iki fotoğrafın daha alıcı bulmuş filan dedi, sevindim, ne yalan diyeyim, görüp de yansıtabildiğimi de insanlar beğenip, üzerine de para veriyorlarsa daha ne isterim değil mi? Çok mu uzattım bilog neyse işte böyle... Özetle sanat, popom için...


Bütün gece ayaklarım üşüdü ve uyuyamadım, sinir oldum, tam dalmışım ki saat çalmaya başladı, ne gıcık bir durum ve Pazartesi;

Flash Forward ı izledim sahi, bu arada sevgili Uçurtma Bayramları ilk yayınlanan altı yazının senkronu tutmuyor, anladın mı beni çok sinirlendim neyse ki Eşşek Herif yetişti imdadıma, olmuyor ki böyle; allasen. Çok heyecanlıydı bu arada, Sacid ile de konuştuk, iyi insan, kötü insan hemen ayrımları yaptık, onun teorilerine karşı hiçbir şey diyemedim tabi ki, bizim kıçı kırık Charlie, Simon olarak çok cür'etkârdı vallahi, üstelik yabancı film ve dizilerde ki şu trenlere binmek istiyorum, nasıl trenler onlar öyle, nasıl cezbedici camları var, nasıl yemek vagonları ve daha pek çok şeyi, çok istiyorum onlarla seyahat etmeyi, bu da aklımızda bulunsun, benim tren dendiğinde genzimde ki isin tadından başka pek çok şey gelir aklıma da, hiç öyle bir tren hayal edemiyorum. Nebçim memleket be, bir tek vapurları güzel o da İstanbul a özgü zaten, gerisi tırs.

Bu adamlar bu kuş gribiyle bu kadar ilgilenmemişlerdi, domuz gribiyle bu kadar alakadar olmaları bu ülke için çok şüphe verici bir şey, insanlar hastanenin içinde, gözünün içine baka baka ölürken, domuz gribinden ölecek insanları düşünen bir Sağlık Bakanlığımız ın olması da nasıl komplo teorilerine her zaman elverişli bir ülke olduğumuzun göstergesi, bu insanlar kime güvensinler ki... Ne komik her şey yurdumda.


İleriye dönük hiç plan yapmadığımı fark ettim, çok kısa zamanlı şeylerle hayatımı geçiştiriyorum, bence bunun pek çok nedeni olsa da, sevdiğim adamın bu kadar uzun soluklu planları olması, beni de etkiliyor sanırım. Kaldı ki öğrenmenin yaşı yok değil mi?

Pazartesi güncesi ne de uzun olurmuş, daha bugün yazarım her halde, öyle görünüyor.



*

1.11.2009



Uzun zamandır Pazar, Pazar gibi değildi, bugün Pazar gibi hissediyorum. Birsen Tezer dinliyorum, birazdan musuki kuşlarıma da yollamayı düşünüyorum.

Fotoya mı çıksam, temizlik mi yapsam, film mi izlesem, salınsam mı, kaşınsam mı, yeni tarifler mi denesem, Chuck ın yeni kitabına mı başlasam, dans mı etsem, yürüsem mi, koşsam mı, saç ve yüz bakımı mı yapsam, ne yapsam ben? Sanırım hiçbir şey yapmadan, yaygınca bitireceğim bugünü...

Public Enemies i izledim bu arada; Johny Deep i Tim Burton a çok yakıştırsam da, adam çok iyi bir oyuncu diyecek hiçbir şey yok, yaşlanıyor olması da içimi burktu, halen daha aklımda Arizo Dreams de ki halleri kalmış olsa da, bayılıyoruz biz kendisine, Cristian Bale oldum olası sevmişimdir, özellikle The Prestige filminde daha da bir hayranlığım artmıştır lakin tuhaf bir çene ve dudak yapısı var, kelimeler çıkarken, boğuluyor gibi ağzının içinde, konuşurken dudaklarına bakmaktan kendimi alamıyorum, tuhaf işte... Public Enemies de çok yakışıklıydı, jilet gibiydi haha... Yüzünde bebek ifadesi -bknz Brad abinin popülerliği - olmadığından popüler değil ve bu onu soğuk duruşuyla beraber çok karizmatik kılıyor, evet bebeğim bayılıyorum sana da... Neyse daha uzatmayalım, ağzımızın suyunu akıta akıta bir Pazar geçirmek istemiyorum.

Bu arada Kıskanmak filmini bekliyorum, Zeki Demirkubuz un nasıl bir dönem ve uyarlama filmi çektiğini görmek istiyorum. Sadece fragmanlarını izledim, bu adama karşı Arif imden dolayı bir antipatim var, bu arada onu da anmadan geçemiyoruz lakin çok doğru tespitleri vardı, ayrıca Zeki Demirkubuz un kadınları gibi bir benzetim yaratmıştım, çok kalabalıklar kendi içlerinde ve hep en karanlık yerlerinden hayata tutunuyorlar, oysa bizler nasıl yaşıyoruz, en karanlığımızla içimizi aydınlatarak değil mi Zeki cim, bundan sonra bunu göz ardı etmeden film çekmeni rica edeceğim. Yine de bunu merak ediyorum, dönemi, kostümü ne de olsa özenilmesi gereken bir şeyler olmalı değil mi cicim? Göreceğiz.

Asıl NBC yi merak ediyorum, hatta bir yerlerde bir şeyler var mı diye de baktım ama ı ıh. Bilgisi olan varsa bişiler yazsın ha olmaz mı, okuyan beş altı kişiden biri bişiler biliyordur mutlaka.

Özlüyorum seni diyerek sonlandırıyorum satırlarımı cicim.