7.10.2008

44


Ne kadar saçma bir gündü, sorma nedennnn? Kavenin içinde iyi giden tekel kanyağımız biterse panik yapmıyoruz, biliyoruz ki, büfemizde daha çok var. Savaş zamanı olsa, stoklasak filan, öyle bir his içimde bir yerlerde. Nasıl gereksiz.


Zaman geçmiyor ki, insanın canı burnundan çıkmasın. Hani Anadolu muzun hangi köşesinde olsam, aynı sıkılgan ruh hali bırakmayacak peşimi de, bir kanyağa mı be güzelim, bu kadar telaşın, anlamadığım konu bu. Neyse geçiyoruz buradan uğramasak da olur.


Hani şimdi kendimi gurbet kuşu misali bir kula sokup, içlenmek istiyorum gibi bir şey oluyor. Hiç aldırış etmiyoruz, zira bu kadar salak bir ruh halini görmediysen, işte ben de mevcut, olmak ister. Ama yemezler güzelim, ağlayacaksan, adam gibi ağla ulan diyorum, kendime. Baktım kızgınım, hiç umuruma gelmeden, koala oluyorum. Ohhh, mis gibi hayat.


Saçlarımın normal rengine dönüşü seni yakari yaptı diyorlar. Yüzümün beyazlığı, gözlerimin eşekliğini kapadı gitti, bu kadar da arpacık bir yüz, çok bu memlekete yahu. Siz de öyle düşünmüyor musunuz? Okuyucu. Ses ver bi.

Baharla kızıla dönen seyreltilmiş saçlarımızın, yeşil ve baharın her tonuna kattığı ayrı anlamı çıkarıyoruz hayatımızdan ve kahvenin, o iddiasız, kendi hayal dünyasında; kanyağımızla olan dostluğumuzu pekiştiriyoruz.



Güzel olan şeyler var şimdi, bitsin istemediğin, bitmez diy mi bilog? Bitmesin ya!



Kışlıkları çıkarıp, yerine yazlıkları koymam gerekli olduğunu hatırlatan bir anne her zaman gerekli. Korkuyu Beklerken’i çıkarıp, çıkarıp karıştırmak hayat zorunluluğu, kave-kanyak değmeyin keyfime, uzak dostlukların yakınlığı güneşli kış günü beyaz kelebek misali, kendimi olduğundan da iyi hissetmem biraz da senin suçun, bazı zaman çok sinirleniyorum ama bunu hak görüyorum, bütün aptalları toplatacağım ve en iyi faşist ben olacağım, dünyaya bir iyilik yapacağım, herkes beni faşizan iyiliksever bir liderdi diyerek tanıyacak, hahah! On bir yaşında bir çocuk Hesse okursa ne olur sanıyorsun sen okuyucu? Sana soruyorum. Ardından da Cibran’ı bulsa misal, nasıl yetişir o çocuk, çekinmeden söyle çünkü üçlemenin sonuna Charles Bukowski’yi koymuşlar. Tamamen tanıdık kitaplığına sızan meraklı küçük okur edası gibi görünse de; siz, siz olun yaptırmayın bunu çocuklarınıza. Hahahah.



Sepyaya yakışıyorum, güzel fotoğraf çekiyorum, birilerinden duymak değil de, senden duymak keyif veriyor sadece. Sanki senin için çekiyorum, çok keyif alıyorum. Sanat dediğin de tamamen kişisel zevk yahu, topluma mâl etmeye hiç gerek yok.



“Bazen hipodromda olmak, bir kasaba hapishanesinde olmaktan bile beter.”




Saygılar, esen kalın.

Film izliyorum, ses çıkarmayın.

Sessizlik, zira çok duygulu…





2 yorum:

adsoy dedi ki...

ses verdim ve sesimi çıkarmıyorum; malum film.

Asuman Unsal dedi ki...

Adnan, dream with the fishes,
bunu tatman gerekir.

Bir de ne o öle; gel, oku, çık ses vermeme halleri, arada şöle bişiler de; ekim sonu kısafilm yolcusu gibi göründün gözüme, filmekimi her şehirde sebebpsiz...

e hadi sağlıcaklar, esenlikler